HABERLER

“Çocuklarla Şakalaşmak”

Çocuklar hareketli, canlı, şen şakrak tavırlardan, gülümseyerek kendisine yaklaşılm.. - 14.08.2015

Çocuklar hareketli, canlı, şen şakrak tavırlardan, gülümseyerek kendisine yaklaşılmasından, neşeli sözlerden hoşlanırlar. Eğer çocukların yaşları şakayı, latîfeyi anlayacak bir devrede ise ve bu latîfe, kendisine değer verdiği birisinden gelirse, bundan son derece hoşlanacaklardır. Onlar, sevdiği ve saydığı insanın kendisine değer verdiğini, yakınlık duyduğunu hissederlerse bundan mutluluk duyarlar.

Biz, Allah Rasûlü’nü(sav) güler yüzüyle, engin hoşgörüsü, tevâzûsu, tatlı ve içten sözleriyle tanıyoruz. Mizah yönünü fazla bilmiyoruz. Çok olmamakla birlikte şakalaştığını ve şakalarının da birer güzellik taşıdığını görüyoruz.

Onun çocuklarla latîfeleştiğine dair örneklerden biri de Efendimizin Enes’e(ra); “Ey iki kulaklı!” diye hitab ederek takıldığıdır.[1]Evet, her sağlıklı insan iki kulaklıdır. Ancak bir çocuğa adıyla veya daha ciddî bir şekilde hitap yerine böyle şaşırtıcı ve şaşkınlığın arkasından gülümsetici bir şekilde hitap ederseniz, size karşı daha fazla sıcaklık duyar, birden neşelenir, aynı canlılık ve neşeyle size cevap verir.

Bu, aynı zamanda takılarak hitap eden insanın neşesinin yerinde olduğunun, sevincini, neşesini veya sevgisini, yakınlığını karşısındakiyle paylaşmak istediğinin de işaretini verir.

Enes’ten(ra) bir başka takılışı dinliyoruz: “Rasûlullah(sav) beni “Bakla” diye lakaplandırdı. Çünkü bakla topluyordum.”[2]

Bu, devamlı bir lakaplandırma yerine daha ziyade Enes’e takılmak, onunla şakalaşmak için sesleniştir. Enes(ra) da zaten böyle anlamış ve böyle nakletmiştir. 

Hz. Enes’in Allah Rasûlü’nün bu hitablarına sevindiği, sonraki nesillere; “Rasûlullah(sav) bana bu derece yakınlık duyardı,” manasına anlattığı bir gerçektir.

Bu mânâda başka bir hatırayı Muhammed İbn Rebi‘(ra) anlatıyor:

“Beş yaşlarındaydım. Allah Rasûlü’nün kovadan ağzına su alarak yüzüme doğru püskürttüğünü hatırlıyorum.” [3]

Bazı rivâyetlerde “kovadan” yerine “kuyularının suyundan” ifadesi geçer.[4] Bundan da Muhammed İbn Rebi’lerin bahçelerinde kuyularının olduğu, Allah Rasûlü’nün bu kuyudan dolan bir kovadan ağzına su alarak küçük Muhammed’e püskürttüğü anlaşılır.

Kaynakların verdiği bilgiye göre bu hadise, Allah Rasûlü’nün ömrünün son yılında cereyan etmiş bir hadisedir.[5] Dolayısıyla küçük Muhammed, sonraki yıllarda bu hatırayı Allah Rasûlü(sav) ile bir daha paylaşma imkânı bulamamıştır. Yaşadığını paha biçilmez bir hatıra olarak korumuş ve sonraki nesillere aktarmıştır.

Enes’ten(ra) bir başka hatıra: Allah Rasûlü(sav) bizim aramıza karışır, bizimle kaynaşırdı. Hatta benim küçük bir kardeşim vardı, ona; “Ey Ebu Umeyr! Ne yapıyor Nuğayr!” diye takılırdı.[6]

Müslim in rivâyetinde ise Enes; “Rasûlullah(sav) insanların en güzel ahlaklısı idi. Benim bir kardeşim vardı. Kendisine Ebu Umeyr denilirdi. Yakında sütten kesilmişti,” der ve Allah Rasûlü nün kardeşine takılışını anlatır.[7]  

“Nuğayr”, küçük kuş, minik kuş, kuşcuk demektir. Enes’in kardeşinin kafeste küçük bir kuşu vardır. Küçük çocuk kuşunu çok sevmekte, onunla oynamaktadır. Allah Rasûlü(sav) onun bu sevgisini bildiği için, hem kendisine takılır, şakalaşır, hem de kuşunun hatırını sorar, onun gönlünü alırdı. Hatta bu kuş öldükten sonra da Allah Rasûlü(sav) Enes’in kardeşini gördükçe; “Ey Ebu Umeyr! Ne yapıyor Nuğayr!”diyerek takılmaya, kuşuna olan düşkünlüğünü ve sevgisini onunla paylaşmaya, ona “Ebu Umeyr” diye künyeyle hitabederek, bu künyeyi nuğayr kelimesiyle kafiyeleştirerek onunla yakınlık kurmaya devam ettiği naklolunur.[8]

Ayrıca bir çocuğa; “Umeyr’in Babası” şeklinde bir künyeyle hitap etmenin, ona değer verme olduğunu, onun büyük insan gibi kabul edildiğini, “gün gelip büyüyen ve böyle hitap edilen birisi ol!” temennîsi taşıdığını hissediyoruz. Bu hitap ve davranışları böyle değerlendirmekte fayda vardır. Çocuklara büyük insan gibi davranmak, onlarla konuşurken büyük insanla konuşuyormuşcasına cümleler kurup söz söylemek, onlarda kendisine değer verildiği hissini uyandıracak, iç dünyalarında coşkuya sebep olacaktır.

Bu yavru, daha önce yâdettiğimiz Ebu Talha ile Ümmü Süleym’in vefat eden sevimli yavrularıdır. Allah Rasûlü(sav) ile olan hatıralarını o yaşatamamış, fakat ağabeyi olan Enes(ra) yaşatmış ve dilden dile, gönülden gönüle aktarmış ve kitaplardan yer alan bilgilerle bize kadar ulaştırmıştır. İnanıyoruz ki bizden sonra da yaşamaya devam edecektir.

Allah Rasûlü’nün(sav) çokça şaka yapmadığını söylemiştik. Yaptığı şakalarda da asla kimseyle alay etmediği, kimseyi incitmediği bilinir. Şakalarında bile bir güzellik, ibret, ciddiyet, doğruluk ve ölçü vardı.

Eğer şaka yapmışsa ve yaptığının şaka olduğu karşıdaki insan tarafından anlaşılmamışsa, şakayı fazla sürdürmez, bunun şaka olduğunu sevgisiyle de yoğurarak belli ederdi. Böylece gönüllerde tatlı rüzgarların daha güçlü esmesini sağlardı.

Birgün Ebu Hureyre(ra), Efendimize; “Ya Rasûlallah! Sen bizimle şakalaşıyorsun!?” demiş, onun bu sözüne karşılık olarak Allah Rasûlü(sav); “Evet, ancak ben sadece doğru olanı söylerim” buyurmuştur.[9]

Allah Rasûlü’nün ne demek istediğini, nasıl şakalaştığını anlamak için verilecek güzel misallerden biri herhalde şu olsa gerektir. Enes(ra) anlatıyor:

“Bir adam Rasûlullah’tan kendisini bir bineğe bindirmesini istedi. Rasûlullah(sav) Efendimiz ona; “Seni hemen şimdi bir deve yavrusuna bindiririm,” buyurdu.

Adam şaşırmıştı; “Ya Rasûlallah! Ne yapayım ben deve yavrusunu!?” dedi.

Onun bu sözleri üzerine Allah Rasûlü(sav); “Her deve, bir devenin yavrusu değil midir?” buyurdu.[10]

Şaşkınlığından anlaşıldığı gibi adam, Allah Rasûlü’nün kendisini küçük bir deve yavrusuna bindireceğini zannetmişti. Kendisinin isteği ona bir binek vermesi, gideceği yere hayvan sırtında taşınması idi. Allah Rasûlü(sav) onu iyi anlamış ve onunla şakalaşmak istemiş ve ifadeyi böyle anlaşılabilecek şekilde kullanmıştı. Allah Rasûlü’nün de tahmin ettiği gibi adam söylenilen sözlerden ilk akla geleni anlamış ve Allah Rasûlü’ne; “Ya Rasûlallah! Ne yapayım ben deve yavrusunu!?” demişti.

Şüphesiz her deve, bir devenin yavrusuydu; ancak o söylenilen sözün bu tarafını düşünmemiş ve Rasûlullah’ın şakalaşmak için söylediği cümleye yakalanmıştı… Sonradan anlayınca da, bu sözler gideceği yere varıncaya kadar, belki ondan da öte zaman zaman gülümsemesine sebep olmuştu…

Şakalaşmak, insan hayatına çeşni ve tat katar. Arada yakınlık ve sıcaklık oluşmasına, çabuk kaynaşılmasına vesile olur. Özellikle çocuklar hareketlilikten ve latîfeli davranışlaradan hoşlanırlar.

Ancak şakalaşmalarda ölçünün kaçırılmaması, şakaların yakınlık ve sıcaklığa sebep olması gerekirken alaya, aşağılamaya dönüşmemesi, mü’minin vakarını zedeleyecek, ciddiyetini sarsacak ebatlara varmaması gerekir. Şaka yaparken yalan söylenilmemeli, insanlar küçük düşürülmemeli, başkaları gülsün diye bir insan kurban verilmemeli, şaka lüzumundan uzun sürdürülmemelidir. Yapılan şakaların, latîfelerin ince, kıvrak zekaya dayalı ve ufuk açıcı olması, sonradan hatırlanınca gönülden güzel duygular uyandırması, iyi niyet ve ibret verici özellikler taşıması doğru olandır. Uygun bir atmosferde yapılmalıdır. Şaka bittiğinde herkes gülen taraf olmalı, yıllar sonra hatırlanınca da gülümsenebilmeli, zihinde güzel duygular canlanmalıdır…

Ciddiyetten uzaklığın, lüzumundan fazla kahkahanın insan vakarını sarstığı, kalp rikkatini kaybettirdiği, duyguları körelttiği, başkalarına acı veren, onları küçük düşüren şakaların bir çeşit zulüm ve hak gasbı olduğu gerçeği unutulmamalıdır.

Edebsizlik çağrıştıran imalı sözler ve davranışlarla yapılan şakalarda ve anlatılan fıkralarda ise letafet değil düşüklük, seviyesizlik ve çirkinlik vardır… Zeka kıvraklığından, farklı ve güzel bir nokta yakalamaktan, herkesi neşelendiren bir vurgu yapmaktan uzak, ucuz nükte peşine düşüş vardır. Bu tür seviyesiz nüktelere rağbet edilmemeli, şahid olunduğunda hoşnutsuzluk belli edilerek yaygınlaşması önlenmelidir.

Mü minin şakalarında, nüktelerinde bile olgunluk, zarafet, zeka pırıltıları olmalıdır.

 ***

 _____________________________________

[1] Sünen-i Ebu Davûd, Edeb (5/ 272), Sünen-i Tirmizî, Mizah (4/ 358), Müsned, Ahmed İbn Hanbel (3/ 117, 127).

[2] Sünen-i Tirmizî, Menâkıb (5/ 682)

[3] Sahih-i Buharî, İlim (2/ 17)

[4] Sahih-i Buharî, Vudû (2 / 382, 18/ 370)

[5] Umdetü’l-Kârî (2 / 19)

[6] Şemâilü’l-Muhammediyye, Tirmizî (s. 124 Hadis No: 200)

[7] Sahih-i Mislim, Âdâb (3/ 1692-1693)

[8] Şemâilü’l-Muhammediyye, Tirmizî (s. 126)

[9] Sünen-i Tirmizî, Bir (4/ 357, Hadis No. 1990) ve Şemâilü’l-Muhammediyye (s. 126) Tirmizî hadis için; “hasen sahih” der.

[10] Sünen-i Ebu Davûd, Edeb (5/ 270-271), Sünen-i Tirmizî, Bir (4/ 357, Hadis No. 1991) ve Şemâilü’l-Muhammediyye (s. 126), Tirmizî hadis için; “-Hasen, sahih, ğarîb” der.

Dr.Muhammed Şerafeddin Kalay

İnsan Vakfı Eğitim Danışmanı

Anahtar Kelimeler