HABERLER

Gönüller, Anadolu Buluşmasında Biraraya Geldi

04-05 Aralık günlerinde vakfımızın da üye kuruluşları arasında yer a.. - 14.08.2015

04-05 Aralık günlerinde vakfımızın da üye kuruluşları arasında yer aldığı İnsan ve Medeniyet Hareketi’nde Anadolu Buluşması gerçekleşti. Buluşmaya Anadolu’da faaliyetlerine devam eden çeşitli vakıf ve dernek temsilcileri katıldı. İki gün boyunca dolu dolu geçen programda her bir kuruluş kendi tecrübe ve birikimlerini diğerleriyle paylaştı. Yapılan panel, müzakere ve sunumlarla “Hep Birlikte Kendi Medeniyetimize Doğru…” neyi, niçin ve nasıl yapmalıyız sorusuna cevap arandı.

Geleceğin Dünyasında Birleşenler Ayakta Kalacaktır.

İnsan ve Medeniyet Hareketi, maziden atiye uzanan bir iyilik medeniyetinin mirası üzerinden yeniden bir hamle yaparak, bugün yine dünyaya nefes aldıracak olan o medeniyetin inşası yolunda tüm kurumlarıyla birlikte, el ele, gönül gönüle, omuz omuza yoluna devam ediyor. Hareketimiz, yeniden kendi medeniyetimizin inşası için, İstanbul’un manevi ikliminde mayalanan ve Anadolu’ya kadar uzanan geniş bir yelpazede aynı hedef etrafında birleşen, ortak bir akıl ve ortak bir ufka sahip nitelikli insan ve nitelikli kurumlar oluşturmak istiyor. Bu anlamda Anadolu’da ki kardeşleri ile el ele tutuşma çabası içersinde olan İnsan ve Medeniyet Hareketi Anadolu’da çalışmalarına devam eden kurumlarla bir araya gelerek aynı amaç doğrultusunda ortak bir ufku birlikte inşa etmek istiyor. Bunun için Anadolu Buluşmaları ilerleyen zamanlarda da devam edecek. Unutulmamalıdır ki; geleceğin dünyası birleşenlerin ayakta kalacağı, ayrılanların tarih sahnesinden ayıklanacağı bir dünya olacaktır.

Gelecek Öngörümüz Ve Geleceğe Dair Sözümüz

Buluşmanın panel kısmında söz alan İnsan ve Medeniyet Hareketi Genel Başkanı İkram SOLTAN, Modern zamanlarda insanlığı etkisi altına alan materyalizmin bütün medeniyet havzalarını çökerterek kadim medeniyetleri fosilleştirdiğini ifade etti. Maddecilik temelinde bütünüyle dünyevileşen ve manevi değerlerini yitiren insanlığa yeniden hayat verecek olan yegâne medeniyet unsurunun İslam Medeniyeti olduğunun altını çizdi. İslam Medeniyetinin zor süreçler geçirmesine ve ağır darbeler almasına rağmen hiçbir zaman fosilleştirilemediğini belirten SOLTAN, bunun nedenini Kur’an ve sünnetin her zaman diri olmasına bağladı. Soğuk savaş sonrası oluşan yeni dünya dengesi ile dünyada tek bir gücün her şeyi belirlemediğini; artık dünyada yeni bölgesel unsurların gücü ele aldığını söyledi. Dünyada yükselen değerin materyalizm olmadığını, insanların manevi açlığını dindirecek olan din değerinin yükselişe geçtiğini ifade eden SOLTAN, insanlığın huzuru için ortaya konulacak adalet ve ihsan eksenli bir Medeniyet Tasavvuruna  her zamankinden daha çok ihtiyaç duyulduğunu belirtti. Türkiye’nin dünyanın yeni gidişatında önemi artan ve merkez ülke olma konumuna dikkat çeken SOLTAN, sözlerine şöyle devam etti: “Türkiye, gerek genç ve dinamik nüfusu, gerek büyüyen ekonomisi, gerekse tarihi derinliği ile dünya klasmanındaki yerini hızla yukarı doğru taşıyor. Vesayet sistemi tasfiye edilirken resmi ideolojisi de tarihin tozlu raflarındaki yerini almaya başlıyor. Tüm insanlık adına ortaya koyduğu değerler eksenli siyaset etkili oluyor ve yeni dünya yapılanmasında öne çıkmasına da katkıda bulunuyor. Bütün bu siyasetin etkili olmasında rol alan aktörlerin dindar insanlar olması son derece önemli ve gelecek için umut vericidir.”

Söyleyecek Sözümüzü Hangi Dil İle Söylemeliyiz?

Panel kısmında söz olan bir başka konuşmacı Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara, insanımıza ve dünyaya söyleyecek sözümüzü ifadelendirirken nasıl bir dil kullanmamız gerektiği konusuna dikkat çekti. Büyükkara sözlerini şöyle sürdürdü: “Bir medeniyetin teşekkülüne katkı sağlamak gibi kurucu bir misyonla yola koyulan bir hareketin söz, iddia ve itirazlarını aktarma vasıtası olan dil, kuşkusuz insan ve teşkilat unsurları kadar önemlidir. Bu yürüyüşün engellerini aşmada verilen mücadele doğal olarak muhalif bir dili gerekli kılabilir. Muhalif ve radikal söylem aynı zamanda savrulmalara karşı belki çıpa vazifesi gördüğü için ayrıca önemsenebilir.

Fakat diğer taraftan bu muhalif dil, mücadele alanına ve onun unsurlarına bir yabancılaşmayı, çevresine kalın duvarlar örmeyi, bu duvarlar içerisine kendini hapsetmeyi, böylelikle soyutlanmayı, bunun neticesinde pratik kazanımları engelleyen bir kısırlaşmayı beraberinde getirmektedir. Hedefe doğru yürüdüğü yolda kendini sürekli yabancı gören, mağdur ve mazlum hisseden, bu nedenle hep huzursuz, hırçın bir itirazcılıkla ve sıhhatli düşünmeye mani bir duygusallıkla yol kat etmeye çalışan bir yolcunun kendini tüketeceği ortadadır. Oysa bu yolcu, medeniyet peşinde yürüdüğü bu kulvarın esas sahibinin kendisi olduğunu, burayı gasp etmek suretiyle sahiplenip engeller çıkartan unsurların ise arızîolduğunu gözden kaçırmaktadır. Bu yanılgıya düşmemiş olsaydı “muhalif bir dil” yerine “muktedir bir dili” tercih edecek, böylece hak gâsıpları açısından çok daha rahatsız edici ve onları geriletici bir pozisyona geçecekti.

Üzerimizde kalıcı izler bırakan ve terk etmekte büyük güçlükler çektiğimiz muhalif dil, muhalif düşünme ve muhalif tavrın Türkiyeli bir kesim Müslüman’a sirayetinin, uzun bir emperyalist işgal tecrübesi yaşamış bazı Arap ve Hint ülkelerinin İslamcı düşünce dünyasından kaynaklandığı görülür. Yer yer bunaltıcı hapis şartlarının da eşlik ettiği kuşatılmış ve ezilmiş bir ruh hâleti içinde, “hakiki İslam ümmetinin yok olduğu”, “var sanılan ümmetin de aslında câhilî olduğu” şeklinde gelişen/geliştirilen tezler, söz konusu “muhalif dil”in özünü teşkil ediyordu. Mücadeleyi yürüten “öncü kadronun temiz kalması” öncelikli mesele oldu. Cahilî sayılan halktan ve geleneksel dini kurumlardan bu gerekçeyle kopuldu.

Bu tezlerin sahiplerinin ilâhi rızâya muvafık, samimi ve dolayısıyla takdire şâyan idealist duruşları, bu tezleri iştiyakla sahiplenen Türkiyeli Müslümanlara hakikaten ağır bir miras bıraktı. Bu mirasın gereği olarak gelişen muhalif bilincin, sürdürülmekte olan da’vayı eğitim ve teşkilat bazında belli bir yere kadar beslediği asla inkâr edilemez. Ancak bu bilincin sürekli diyalogdan kaçınma, uzlaşma imkânlarının tümünü geri çevirme, baştan aşağı itaatsizlik, salt intikam alma ve nefret etme biçiminde icraata dökülmesi ve değişen toplumsal ve siyasi şartların bu süreçte dikkate alınmaması sadece Türkiye’de değil, bu söyleme kaynaklık eden bölgelerdeki İslami mücadelede de ciddi tıkanmaları doğurdu. Bu ideolojik yorgunluk, ya zarar verici aşırılıkları ya da çözücü ve çürütücü savrulmaları beraberinde getirdi. Neticede bu hareketlerin pek çoğu şimdiye kadar kullandıkları dil ve tavrı sorgulama ihtiyacı hissettiler. Daha farklı bir dil ve tavrın geliştirilmesi kanaatine ulaştılar.

Reddetmeye odaklı “muhalif dil”in aksine “muktedir dil” öncelikle sahiplenmeye odaklı bir dildir. Bu tavır, iyi ve güzel olarak bulduğu şeyleri, şu an kimin elinde olduğuna bakmaksızın sahiplenir. Eğer başkasının elinde ise, onu geri almak için çekişir. Kötü ve çirkin olarak bulduğu şeyleri de ıslah etme peşine düşer. Islahı mümkün olmayanları -ki bunlar çok azdır- izale etme yoluna gider. Kendini muktedir gördüğü için sürekli ihya ve inşa çabası içinde olur. Medeniyet ihyasından bahsediyorsak bu gayret ancak muktedir bir dili geliştirmekle mümkündür.”

Düşünce Ufkumuz

Programda Ahmet CANTÜRK, “Düşünce Ufkumuz” başlıklı bir sunum yaptı. CANTÜRK’ÜN sunumundan bazı pasajlar:

“İnsan ve Medeniyet Hareketi,  medeniyet tasavvuru söylemiyle ve tarihsel tecrübelerin ışığında hem içinde yaşadığımız topluma hem tüm insanlığa söyleyecek sözümüz olduğunun bilinci ve sorumluluğuyla yola çıktı.

İslam toplumunun tarih boyuncu iki büyük düşünsel buhran yaşadığı bilinen bir hakikattir. Birinci buhran dönemi Emeviler döneminde Yunan felsefesi ile yaşanan düşünsel çatışma dönemidir. Arap toplumunun geleneğinde Yunan felsefesiyle hesaplaşacak bir düşünce sistemi olmadığından yaşanan düşünce sorunları sancılı bir ortam doğurmuş, Müslüman zihinler bu felsefi söylemlerin etkisi altında kalmışlardır. Yaşanan düşünsel çatışma süreci ve etkisi birkaç yüzyıl sürmüş ve bu sürecin sonunda ciddi bir düşünce geleneği oluşturulmuş ve bu düşünce geleneğinin üzerine tüm insanlığın yararına bir medeniyet inşa edilmesi mümkün olmuştur.

Sonrasında yaşanan Moğol istilası, Haçlı seferleri ve Endülüs’ün yıkılışı gibi dramatik hadiseler bu medeniyet oluşumunu sekteye uğratsa da yıkamamış ve devamlılığına engel olamamıştır. Belki fetret dönemi diye adlandırabileceğimiz inkıta dönemleri oluşturmanın ötesine geçememiştir.

Bu arada İslam medeniyetinin birikim ve imkânlarından yararlanan Batı toplumları ilerleme göstermiş ve kendi medeniyetlerini inşa sürecine girmişlerdir. İslam dünyasının gerilemesi ve Batı dünyasının ilerlemesi eş zamanlı gerçekleşmiş ve insanlığa dönük söylemler artık Batı uygarlığınca dillendirilmeye başlanmıştır.

İslam Dünyasında yaşanan ikinci büyük düşünce buhranı tam da bu dönemde yaşanmaya başlanmış, artık İslam’dan değil Batı tasavvurundan mülhem düşünce ve anlayışlar İslam toplumunda teveccüh görmeye başlamıştır. Tanzimat Fermanı ile kurumsallaşan bu tasavvur ile resmi ve fiili alana taşınan düşünce buhranı 170 yıldır Müslüman zihinlerde varlığını devam ettirmektedir. Bugün yaşadığımız zihin bulanıklığı, düşünce çatışmaları ve ikilemler aslında Tanzimat ile başlayan bu sürecin devamıdır. Ancak buhran artık etkisini yitirmeye, sis bulutları dağılmaya ve Müslüman zihinler 170 yıldır büründükleri savunma halinden çıkmaya başlamışlardır. Artık İslam Dünyası Batı uygarlığına ve bu uygarlığın ürettiği değerler dünyasına dönük ciddi sorgulamalara ve taarruzlara başlamış sadece Müslüman zihinlerdeki Batı yandaşlığını sarsmakla kalmamış, Batılı zihinlerin de kendi uygarlıklarına dönük eleştirel bir bakış ve tutum geliştirmelerinin önünü açmıştır. Batıda İslam’a teveccühün en önemli amillerinden biri de şüphesiz bu yaklaşımlardır. Şüphesiz bunda Batı tasavvurlarının İnsanlığa sunabilecek yeni bir söylemi olmayışının da payı büyüktür.

İnsanlık tarihinin bu döneminde Batı tasavvuru insanlığı topyekûn bir uçurumun kenarına getirmiştir ve bu artık Batılılar tarafından da fark edilmeye başlanmıştır. Tam da bu dönemde İslam Dünyası yeni bir söylemle rövanşist yaklaşımlardan uzak, geçmişin intikamının değil geleceğin inşasının peşinde koşan bir anlayışla yeniden tüm insanlığı kuşatacak bir medeniyet inşası hamlesi başlatma zorunluluğundadır. İnsanlığın yolunu şaşırdığı, elindeki adreslerden umudunu yitirdiği bir dönemde, kişisel anlamda hidayetin nurunu aradığı gibi, sosyal alanda da Müslümanca bir anlayışın ve yaşam biçiminin, yani üst ifade ile yeni bir medeniyetin ihtiyacı içindedir.

İnsan ve Medeniyet Hareketi tarihi sorumluluğunun farkındadır ve en yakınından başlayarak toplumu bahsettiğimiz çerçevede dönüştürmek üzere yeni ve geniş bir ufukla hareket etmektedir. Aynı havuza su taşıdığımız tüm kardeş yapı ve kurumlarla birlikte ortak bir irade ve yol haritası ihtiyacının da farkında olarak, başkalarının yanlışlarına takılmadan kendi doğrularımızı fiiliyata geçirme azminde yoluna devam etmektedir.”

Gençlik Ufkumuz

Geleceğin inşası için gençliğin eğitimine özel bir önem verilmesi gerektiğini ifade eden İnsan ve Medeniyet Hareketi Gençlik Birimi Başkanı Hasan UYAR, genç nesillerin zihin ve ahlak olarak yetiştirilmesi için nasıl bir yöntem izlenmesi gerektiğini “Gençlik Ufkumuz” başlığında irdeledi.

Gençlik Çalışmalarına Yaklaşımımız (Nasıl?)

“Gençlik faaliyetlerindeki genel yaklaşımımız, hareketimizin ufkuna ve misyonuna uygun; genel ilkeler, esaslar ve çalışma prensiplerine uyumlu, “medeniyet perspektifi“ olarak ifade edilen bakış açısı çerçevesinde olmalıdır.” prensibi doğrultusunda gençlik çalışmalarımızı:

Gençliğin doğası ( duygu , dinamizm , heyecan , coşku , eğlence vb.)

Ahlak ( iman zemininde gelişen bir ahlak )

Sorumluluk (geleneksel zeminimizden beslenen sorumluluk )

Donanım (günümüz ihtiyaçlarına cevap verecek geleceğe hazırlayacak donanım )

Üretkenlik, (okuyan, yazan, paylaşarak bilgiyi üreten bir yaklaşım)

Aidiyet ( nerede olduğu bilincini somutlaştıracak bir aidiyet ) kavramları etrafında örgülemeye; atılacak adımları bu yaklaşımlar çerçevesinde atmaya gayret ediyoruz.

Gençlik faaliyetlerinde özellikle düşünce, ahlak ve davet alanlarında derinleşmeye çalışıyoruz.

Nasıl bir genç istiyoruz?

Gençlikle alakalı tüm çalışmalarımızı bu ufka uygun bir gençlik hedefine göre yapılandırmaktayız. Bu çerçevede biz nasıl bir genç yetiştirmeyi hedefliyoruz sorusu önem kazanıyor.

Biz bu gençliği ana hatlarıyla şöyle tarif ediyoruz:

  • İslami hassasiyete sahip bir gençlik. Bulunduğu her ortamda, sahip olduğu İslami ahlak ve kimliği güvenle taşıyan, kabiliyetleri çerçevesinde yeterli donanıma sahip, okulunda, iş yerinde ahlakıyla temayüz eden, derslerini, işini, sorumluluklarını önemseyen bir gençlik.
  • Rabbiyle iletişimini sürekli kılan bir gençlik. Kur’an’ı okumayı ve anlamayı önemseyen bu amaçla her gün bir sayfa da olsa disiplinli bir okuma virdi olan; peygamberini iyi tanıyan bu çerçevede de her sene farklı bir siyer kitabı okuyan; ibadet ilmihalini ve günlük hayattaki fıkhı bilen ve uygulamada hassas olan bir gençlik.
  • Üzerinde yaşadığı topraklara karşı aidiyet ve sorumluluk duygusu içinde olan, İslam kültürünü özümsemiş, İslam’a aykırı olmayan noktalarda geleneğiyle barışık bir gençlik.
  • Aidiyet, mensubiyet ve bağlılığı küçümsemeyen, cemaat olmayı yanlış özgürlük telakkilerine feda etmeyen, ama –cı, -ci ekini almaktan, taassup ve tarafgirlikten uzak duran bir gençlik.
  • Tüm Müslümanları kardeş bilen, onların tırnağına halel gelse acısını yüreğinde hissedecek, ümmet bilincine sahip bir gençlik.
  • Yaşadığı çağa tanık olan, ülkesini, dünyayı ve olayların arka planını doğru okuyan bir gençlik.
  • Ferdiyetçiliğin, bencilliğin adeta özendirildiği bir çağda kardeşini kendinden çok düşünebilen, eğer yaşadığımız dünyadan memnun değilsek, kötü giden bir şeyler varsa, ben de sorumluyum, inancında olan bir gençlik.
  • İnsani ilişkilerde güzellik ve estetiği yansıtabilen, iletişime açık, ortama rengini veren bir gençlik.
  • Hepsinden önemlisi; okuyan, düşünen, üreten, sorgulayan, düşüncelerini sözlü ya da yazılı olarak paylaşabilen, hak bildiğini söylemekten çekinmeyen cesur ve aksiyoner bir gençlik…

Anahtar Kelimeler